EY STARE ...

 
Nerden çıktın karşıma böyle Sitare 
Efsaneler dökülüyor gülüşlerinde 
Kirpiklerin yüreğime batıyor 
Telaşlı bir kalabalığın ortasında 
Ayaküstü konuşuyoruz 
Nedimin nigehban nergisleri gibi 
Üstümüzde bütün nazarlar 
Çok utanıyorum Sitare 
Dün oturup hesap ettim 
Sen doğduğun zaman 
Ben bir askeri mektepte talebeymişim 
Sen bilmezsin Sitare 
Burada gündüzler çekip durduğumuz bir mercan tespih 
Geceler içinde uyuduğumuz birer siyah buluttu 
Her akşam dokuzda yat borusu çalardı 
Yat borusu baştan aşağı hüzün çalardı 
Bir derin uykuya atardım kendimi 
Siyah benli bir kız düşlerime kaçardı 
Bende onu alır anamın düşlerine kaçardım 

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum 
Gözlerin mi daha sıcak gülüyor 
Yoksa dudakların mı anlayamıyorum 

Seninle konuşurken Sitare 
Aklıma yıldızlar dökülüyor 
Bir çaresiz Zühre oluyorsun Babil caddelerinde 
Ateş gözlü kahinler koşuyorlar arkandan 
Binlerce meşalenin ışığı kımıldıyor saçlarında 
Gökyüzü salkım salkım 
Zigguratlar tıklım tıklım 
Dönüp dolaşıp dudaklarına takılıyor aklım 
Ah benim bu akıldan sıyrılmış aklım 
Kimi gün boşlukta konacak yer bulamayan 
Kimi gün inatçı yosunlar gibi kepez diplerine yapışan aklım 
Gözlerine baktığım zaman Sitare 
Bütün çöllere ay doğuyor 
Yoldaş ediyorum kendime İmrül Kays’ı Antere’yi A’şa’yı 
En kuytu vahaları dolaşıyorum 
Hangi vahaya gitsem çadırlar sökülmüş Sitare 
Çadırla su arasında bir cılga var 
O cılgada narin ayak izlerin var 
Durgun suya düşüp kalmış gözlerin var 

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum 
Gözlerin mi daha sıcak gülüyor 
Yoksa dudakların mı anlayamıyorum 

Bazan sapsarı bir benizle geliyorsun 
Yorgun çizgileri alnında uykusuzluğun 
Biliyorum içinde bir sızı var 
Bıçak ağzı gibi bir sızı var 
Bu sızıdır işte seni verimsiz kılan 
Züheyr’in Suad’ı gibi keremsiz kılan 
Kuzeyden güneye 
Güneyden kuzeye 
Heyy! Gidip geliyorum bu çöllerde 
Kureyş’in heybetli ve inatçı develeri 
Hiç aldırmadan benim esmer sevdama 
Geviş getiriyorlar ufka bakarak 
Ben kaçıp Yesrib’e sığınıyorum 
Yesrib bahane, bir kitaba sığınıyorum 
Dağda, ovada, badiyede okuduğum hep elif 
Elif diyorum Sitare, sineme elif çekiyorum 
“Ah minel aşk-ı ve halatihi..” 
Çok eski bir gerçektir bu biliyorum 

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum 
Gözlerin mi daha sıcak gülüyor 
Yoksa dudakların mı anlayamıyorum 

Sinsi bir yağmur altında beraber yürüyoruz 
Ve ikimizde ıslanıyoruz 
Ben ne yağmurlar gördüm Sitare 
Ben kaç kez iliklerime kadar ıslandım 
Bilmiyorum sen kaç yaşındaydın 
Ben göğü hep bir kurşun gibi ağır 
O şehirde sırılsıklam gezerdim 
Bölük bölük insanlar boşanırdı tapınaklardan 
Tapınaklar insanları safra gibi atardı 
Sonra hepsi bir yere toplanıp bana bakarlardı 
Bir gün bu şehrin kirli yağmurları alıp götürdü beni 
Gidip bir Uygur çadırında göğü dinledim 
Kara bulutlar kükrerken bir Kaşkar sabahında 
Oturup Aprunçur Tigin ile seni konuştuk 
Bakışlarımı sunuyorum, tereddütsüz alıyorsun 
Gizli bir tebessümle çağırıyorum, geliyorsun 
Kaşı karam, gözü karam, saçı karam 
Umay gibi yumuşak huylum 
Nerden çıktın karşıma böyle 
Sesin ılık bir bahar güneşi gibi ığıl ığıl akıyor içime 
Asya’nın bozkırlarında ordular düşüyor peşime 
Yığılıp kalmışım bu Anadolu toprağına Sitare 
Adam akıllı yorulmuşum 
Ellerin böyle olmamalıydı 
Ellerine acıyorum 
Ve kim bilir kaç zamandan beridir kalbimi öğütlüyorum 
Durup durup ıssız yerlerde 
“güçlü ol ey kalbim, güçlü ol 
Daha çok işimiz var” diyorum 

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum 
Gözlerin mi daha sıcak gülüyor 
Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

0 yorum:

DEĞER BİLMEYENLERE EMEĞİNİ SUNMA

DEĞER BİLMEYENLERE EMEĞİNİ SUNMA
Usta bir ressamın öğrencisi eğitimini tamamlamış. Büyük usta, öğrencisini uğurlamış. Çırağına ” Yaptığın son resmi, şehrin en kalabalık meydanına koyar mısın?” demiş.
” Resmin yanına bir de kırmızı kalem bırak. İnsanlara, resmin beğenmedikleri yerlerine bir çarpı koymalarını rica eden bir yazı iliştirmeyi de unutma” diye ilave etmiş.
Öğrenci, birkaç gün sonra resme bakmaya gitmiş. Resmin çarpılar içinde olduğunu görmüş. Üzüntüyle ustasının yanına dönmüş. Usta ressam, üzülmeden yeniden resme devam etmesini tavsiye etmiş.
Öğrenci resmi yeniden yapmış.Usta, yine resmi şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş.
Fakat bu kez yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde boya ile birkaç fırça koymasını söylemiş.
Yanına da, insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı bırakmasını önermiş. Öğrenci denileni yapmış. Birkaç gün sonra bakmış ki, resmine hiç dokunulmamış. Sevinçle ustasına koşmuş.
Usta ressam şöyle demiş:
“İlkinde, insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşılabileceğini gördün. Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı.
İkincisinde, onlardan müspet, yapıcı, olumlu olmalarını istedin. Yapıcı olmak eğitim gerektirir. Hiç kimse bilmediği bir konuyu düzeltmeye cesaret edemedi.”
- Emeğinin karşılığını, ne yaptığını bilmeyen insanlardan alamazsın.
- Değer bilmeyenlere sakın emeğini sunma.
- Asla bilmeyenle tartışma.

0 yorum:

aşkın gözü kördür

AŞKIN GÖZÜ KÖRDÜR 

Bundan çok uzun yıllar önce dünyada yaratılmadan , insanlar dünyaya ayak basmadan önce, iyi huylar ve kötü huylar ve kötü huylar ne yapacaklarını bilmez halde dolanıyorlarmış. Bir gün toplanmışlar ve her zamankinden daha sıkkın bir şekilde otururlarken, ''SAFLIK'' ortaya bir fikir atmış NEDEN SAKLAMBAÇ OYNAMIYORUZ? orda bulunan herkeste bu fikre sıcak bakmış ÇILGINLIK çılgın olduğun için bağırarak ortaya atılmış - Ben ebe olmak istiyorum. ben ebe olmak istiyorum... oradakilerin hiç biri çılgınlık kadar atak olmadığı için oldukları yerde kalakalmışlar. 
ÇILGINLIK bir ağaca yaslanmış ve başlamış saymaya - bir iki üç... ÇILGINLIK saymaya başladıktan sonra iyi huylar ve kötü huylar saklanacak yerler aramaya başlamışlar. ŞEFKAT ayın boynuzunu asılmış. İHANET çöp yığınlarının içine girmiş SEVGİ bulutların arasına kıvrılmış YALAN bir taşın altına saklanacağını söylemiş ancak yine herkesi kandırıp gölün dibine saklanmış. TUTKU dünyanın merkezine girmiş PARA HIRSI bir çuvalın içine girerken çuvalı yırtmış ve ÇILGINLIK sayamaya devam etmiş -yetmiş dokuz sen senbir... 
AŞK ın dışında bütün iyi huylar ve kötü huylar saklanmışlar AŞK kararsız olduğun için bir türlü saklanacağını bilemiyormuş ÇILGINLIK doksan yediye gelmiş -doksan sekiz doksan dokuz ve yüz' e vardığında aşk sıçrayıp etraftaki güllerin arasına girmiş ve oraya saklanmış ÇILGINLIK bağırmış sağım solum sobe saklanmayan ebe demiş... arkasına döndüğünde ilk önce TEMBELİĞİ görmüş. TEMBELİK ayaktaymıs çünkü saklanacak enerjisi yokmuş ÇILGINLIK sonra ŞEFKATİ ayın boynuzunda görmüş ve İHANETİ çöplerin arasında,SEVGİYİ bulutların arasında, YALANI gölün dibinde ve TUTKUYU dünyanın merkezinde bulmuş sadece biri hariç herkes yavaş yavaş geriye dönmeye başlamış.
ÇILGINLIK umutsuzluğa kapılmış HASET son saklanan bulunamadığı için haset duyarak, ÇILGINLIĞIN kulağına fısıldamış. -AŞK ı bulamıyorsun ama o güllerin arasında saklanıyor.... ÇILGINLIK çatal şeklinde tahta bir sopa almış ve güllerin arasına sopayı çılgınca saplamış, saplamış,saplamış... ta ki yürek burkan bir haykırma onu durdurana kadar... haykırıştan sonra AŞK elleriyle yüzünü kapayarak ortaya çıkmış ve parmaklarının arasından sicim gibi kan akıyormuş ÇILGINLIK , AŞKI bulmak için heyecandan aşkın gözlerini kör etmiş. -ne yaptım ben seni kör ettim. Ne yapa bilirim... AŞK cevap vermiş -gözlerimi geri veremezsin ama istersen bana kılavuzluk yapabilirsin... Ve o günden beri AŞKIN GÖZÜ KÖRDÜR VE HER ZAMAN ÇILGINLIK YANINDADIR!! denmiş.

0 yorum:

Günün Hikayesi

Bir gün, bir çiftçinin eşeği kuyuya düşer.Adam ne yapacağını düşünürken, hayvan kıyametleri koparırcasına anırmaya başlar. En sonunda çiftçi, hayvanın yaşlı ve artık işede yaramadığını kuyunun da zaten kapanması gerektiğini düşünür ve eşeği çıkartmaya değmeyeceğine kararvererek bütün komşularla birlikte kuyuya toprak atmaya başlarlar. Eşek önce daha beter bağırmaya başlar. Sonra, herkesin şaşkınlığına, sesini keser. Birkaç kürek toprak daha attıktan sonra, çiftci kuyuya bakar. Gözlerine inanamaz. Eşek, sırtına düşen her kürek toprakla müthiş bir şey yapmakta, toprağı aşağıya silkeleyerek yukarı çıkmasına basamak hazırlamaktadır.Bir süre sonra, komşular toprak atmaya devam edince, herkesin şaşkınlığı altında eşek, kuyunun kenarından dışarı bir adım atıp, koşarak uzaklaşır!

Hayat üzerinize hep toprak atacaktır; her türlü pislik ile. Kuyudan çıkmanın sırrı, bu pisliği silkeleyip bir adım yükselmektir. Sıkıntılarımızın herbiri bir adımdır. En derin kuyulardan bile yılmayarak, usanmayarak çıkabiliriz.Silkelenin ve biraz daha yukarı çıkın.
Mutlulugun 5 basit kuralını unutmayınız:

1. Kalbinizi nefretten arındırın - Affedin.
2. Düşüncelerinizi endişelerinizden arındırın - Çoğu zaten hiç gerçekleşmez.
3. Basit yaşayın ve elinizdekilerin kıymetini bilin.
4. Daha çok verin.
5. Daha az bekleyin.

0 yorum:

KÖRDÜĞÜM GİBİ...

KÖRDÜĞÜM GİBİ
Hz Aişe ve Efendimizin aşkı dillere destanmış...
Efendimiz eşit davransada eşlerine onlar Aişe'yi çok sevdiğini bilirlermiş...
Günümüz erkeklerinin çoğu erkeklik gururu deyip sevgilerini dile getirmiyorlar ama işte örnek olması gereken bir hayat...
Hz Aişe Efendimizi çok sever bir dediğini iki etmezmiş. O'ndan ilim öğrenip Mekke hanımlarına anlatırmış. Ve her kadın gibi sevdiği insan tarafından sevildiğini bilmek ve işitmek istermiş...
Bir gün Efendimize sormuş;
- Beni seviyor musun?
Cevap kısa net ve etkileyici;
-Kördüğüm Gibi..!
Hz Aişe'nin bunu duymaktan o kadar çok hoşuna gitmiş ki tekrar tekrar duymak için sık sık sorar olmuş..
-Kördüğüm ne halde..?
-İlk günkü gibi...
Aslında Efendimizin sevgisinden o kadar eminmiş ki...
Kendisi için;
Allah'ın Sevgilisinin Sevgilisi... dermiş...
Ve yine her kadın gibi sevdiğini kıskanırmış...
bir yolculuk sırasında Efendimizin diğer eşi Hz Ömer'in kızı Hafsa'yla yanyana iki devenin üzerindeymişler...
(develerin üzerinde hanımları örtmek için çadırlar olurmuş.)
Hz Aişe Hz Hafsa'ya ''ben yolun bu tarafını görmüştüm yer değiştirelim sen bu tarafı gör bende diğer tarafı...'' demiş.
Hz Hafsa'da kabul etmiş ve yer değiştirmişler.
Aslında Hz Aişe'nin niyeti başkaymış.
O Efendimizin Hafsa'ya nasıl davrandığını bir ayrıcalık gösterip göstermediğinimerak ediyormuş...
Efendimiz devenin yanına yaklaşınca içeridekinin Hafsa değil Aişe olduğunu ve ne yapmaya çalıştığını anlamış... ve her zamankinden fazla yanında durup ilgilenmiş....
Hz Aişe o kadar çok kıskanmış ki dinlenmek için mola verilen yerde akreplerin ve yılanların olduğu bir yer varmış . Çıplak ayakla orada dolaşmaya başlamış.
Efendimiz ''Ya Aişe yılanlar akrepler sokacak yapma'' deyince
'' Soksun. Öleyimde sende kurtul benden!'' demiş.
Efendimizde tebessüm etmiş...
Bizler herşeyi gurur meselesi yapıp belki sevdiğimize sevgimizi söyleyemezken
yada ya çok kıskanç hiç çekemem diyip yarıyolda bırakırken
harika aşklar yaşanmış ve bi yerlerde yaşanmaya devam ediyor...

0 yorum:

Papatya ve Uğur böceğinin aşkı

Papatya ve Uğur böceğinin aşkı 
Bir uğurböceği kondu bir papatyanın üzerine uzun bir yoldan gelmişti belki de soluklanmak için can havliyle kendini papatyanın üzerine atmıştı.Önce üzerine konduğu bu papatyanın bu kadar güzel olduğunu daha önce fark edemediğini anladı uzun uzun papatyayı seyretti.

Papatya ise üzerine konan uğur böceğini ilk defa görüyordu bu kadar güzel bir yaratığın daha önce misafiri olmadığını fark etti bakışlarını renklerinden alamıyordu.İkisi de uzun uzun birbirlerini seyrettiler sadece.Sanki bir ses çıksa aralarındaki bu büyü bozulacaktı.Böyle başlamıştı papatya ile uğurböceğinin aşkları her gün uğurböeği uzun yollardan papatyasına o küçücük kanatlarını çırparak geliyor .


Papatya ise yolunu gözlüyor sevdiceğinin heyecanla.gel zaman git zaman bahar bitti yaz bitti kış geldi karlar yağmaya başladı doğayı beyaz bir örtü kapladı.yine yollara düşmüştü bizim uğurböcüğü yüreğinde o ilk günün heyecanıyla yolda rastladığı bütün ağaçlar, bütün çiçekler yapraklarını dökmüştü birden içinde bir korku belirdi; ya benim sevdiceğim beni beklemekten yorgun düşüp kışa yenik düştüyse diye mırıldandı kendi kendine.

Yüreğinde duyduğu korkuyla daha hızlı kanat çırpmaya başlamıştı yetişmek için sevdiceğine.Rüzgar şiddetini artırmaya başlamıştı tipiden yolunu göremiyordu uğurböcüğü .Çok yorulmuştu nefes almakta güçlük çekiyordu uğurböcüğü yorgunluktan harap bitap bir haldeydi ama içinde ki biriktirdiği sevgi ona biraz daha dayan az kaldı diyerek ona güç veriyordu.Artık kanatlarını çırpamaz hale gelmişti ve kendini yukarıdan yavaşça aşağı bıraktı.Havada bilinçsiz bir şekilde aşağı düşen uğurböcüğü artık kanat çırpmıyor, yüreğinde sadece sevdiceğine kavuşabilmek arzusu hiç olmazsa son bir defa onu görebilsem diyerek mırıldanıyordu….sonra mı ne oldu ne oldu dersiniz? burada bir geçiş yapalım papatyadan anlatmaya devam edelim hikayemizi.

Papatya sabah uyandığında her tarafı beyaz bir örtünün kapladığını görmüştü.Hayatında ilk defa görüyordu.havada epey soğuktu, beklemeye başladı sevdiceğinin uzaklardan gelişini.birden bir rüzgar kapladı her tarafı ve giderek şiddetini artırıyordu.tipi nedeniyle göz gözü görmez olmuştu.Papatyanın içini bir üzüntü kaplamıştı.sevdiceği kanat çırpmaktan yorulup vazgeçtiyse gelmekten yada yorgunluktan gözleri ölüme kapandıysa.papatyacık üzüntüden gözyaşlarına hakim olamıyordu.

Allahım ne olur o kapattıysa gözlerini bu dünya ya izin ver bende kapatayım bir daha çiçek açmayayım.Hala kanat çırpıyorsa bana gelmek için izin ver son bir daha onu görebileyim.Papatyacık başını gökyüzüne çevirmiş gözlerinde yaşlar içinden dua ediyordu.Derken gökyüzünden bir şeyin aşağı doğru düştüğünü gördü papatyacık ve gördüğünün kendi sevdiceği olduğunu fark etti.

 Ancak sevdiceği yere doğru hızla düşüyordu.onu kurtarmak için bir şeyler yapmalıydı.Tüm gücünü toplayarak boynunu eğebildiği kadar eğdi ve uğurböcüğümüz papatyacığın yapraklarının üzerine düştü.Papatyacık içinde büyük bir mutluluk hissetti ancak uğurböcüğü yorgunluktan bilinçsizce yatıyordu yapraklarının üzerinde ve çok üşümüştü.papatyacık onu sımsıkı sararak ısıtmaya çalıştı ama kendide çok yorgundu gözlerini kapadı derin bir uykuya daldı.

Şimdi her ikisi de derin bir uykudaydı ya sonrası ne oldu dersiniz ?bakalım ne olmuş.Önce papatyacık uyandı gökyüzüne çevirdi başını güneş açmıştı, toprağın üstü hale bembeyazdı ama güneş ısıtıyordu içini.uğurböcüğüne baktı…uğurböcüğü uyandığında birde ne görsün o beyaz örtünün içinde sarı papatyası ona bakıyordu sevgi dolu gözlerle... 

0 yorum:

HADİS DERYASI!

HADİS DERYASI!

1- Mal-i dünyayı (dünya malını) ehline terk ediniz. Zira ondan kifayet fevkinde (yetenin dışında) ahzeden (alan) kimse bila-şuur (şuursuzca) kendini helak etmiş olur. (el-Mütteki,Kenzü’l-Ummal,III,Hadis no.6114)
2- Dünya muhabbeti, her günahın başıdır. (el-Mütteki,Kenzü’l-Ummal,III,Hadis no.6065)
3- Dünyadan hazer ediniz (sakınınız)! Zira Harut ve Marut’un fevkinde bir sahiredir (büyüleyici özelliğe sahiptir). (Tirmizi,Zühd,26-Ahmed b.Hanbel,IV,160)
(Not: Harut ve Marut Kur’anda insanlara Sihri öğrettiği bildirilen iki Melek’tir. Tafsilat için Bakara Suresi 102 Ayetin tefsirlerine bakılmalıdır)
(Hazret-i Muhammed Mustafa Sallallahu Aleyhi ve Sellem)
(Kenzü’l-İrfan, Muhammed Esad Erbili Ks.Hazretleri)

0 yorum:

Nasipten Ötesi Yok

Nasipten Ötesi Yok 
Gencin birisi Kâbede hep, "ey dogrularin yardimcisi olan Allahim,

ey haramdan sakinanlarin yardimcisi olan Allahim, sana hamdü sena ederim" diye dua eder.

bu durum herkesin dikkatini çeker.

birisi, (neden hep ayni duayi yapiyorsun, baska bir sey bilmiyor musun?) der.

o da anlatir:

7-8 sene önce yine Kâbede iken içi altin dolu bir torba buldum. tam 1000 altin vardi. ıçimden bir ses bu altinlarla, sunlari sunlari yaparsin)diyordu. hayir dedim kendi kendime, bu benim degil, baskasinin mali, kullanmam haram olur dedim.

bu sirada birisi,

"söyle bir torba . bulan var mı?" diye bagiriyordu.

çagirdim onu, nasil bir torbaydi, içinde ne vardi diye sordum.

torbayi tarif etti ve içinde 1000 altin vardi dedi. al öyleyse torbani diyerek verdim. adam torbayi açip içinden bana 30 altin verdi.

pazara gittim.

temiz yüzlü genç bir esiri överek satiyorlardi.gencin temizligi dikkatimi
çekti.

yanlarina gittim, bu köle için ne istiyorsunuz dedim. 30 altin dediler.

adamdan aldigim 30 altini verip genci satin aldim.bir iki yil geçti.

genç çok çaliskan, çok edepli idi. onu aldigima çok memnun olmustum.

bir gün onunla giderken karsidan iki üç kisi geliyordu.

genç bana dedi ki,

-efendim, ben fas emirinin ogluyum. bu gelenler babamin adamlari.

beni buldular. senden beni satin almak isterler. sen iyi bir insansin,
onlara 30

bin altindan asagiya satma dedi.o kisiler yanima geldi, bu esiri bize
satar misin dediler.

satarim dedim. 60 altin verelim dediler.

olmaz dedim. ıyi ama sen bunu 30 altina almadin mı? biz sana iki mislini
veriyoruz dediler.

öyleyse gidin pazardan alin dedim.

artira artira 20 bin altina kadar çiktilar. 30 binden asagi olmaz dedim.

çaresiz kabul ettiler. altinlari verip, genci alip gittiler.

ben o 30 bin altinla isyerleri açtim, ticaret yaptim, daha çok zengin
oldum.

bir gün bana arkadaslar, "çok zengin bir ailenin iyi bir kizi
var.


babasi yeni vefat etti. onunla seni evlendirelim" dediler. ben de "olur"
dedim.

nikah kiyildi. deve yükleri çeyizini getirdiler. çeyiz arasinda bir torba
dikkatimi çekti.

kiza, "bu nedir" dedim.

ıçinde 970 altin var, babam kâbede bunu kaybetmis, bulan gence 30 unu
vermis.

kalanini da bana hediye etti, çeyizine koyarsin dedi".

demekki buldugum altinlar benim rizkim imis, vermese idim haram yoldan
gelecekti,

simdi helal yoldan yine bana geldi.

bana yardim edip haramlardan koruyan, nice nimetler ihsan eden yüce

Rabbime hamd ederim.

takdirden ötesi yok...

nasipten ötesi yok...
 

0 yorum:

Çivi Çıkar İzi Kalır

Çivi Çıkar İzi Kalır 
Kötü karakterli bir genç varmış. Bir gün babası ona çivilerle dolu bir torba vermiş. "Arkadaşlarınla tartışıp, kavga ettiğin her zaman bu tahtaya bir çivi çak" demiş. Genç, ilk gün tahtaya 37 çivi çakmış. Sonraki haftalarda kendi kendini kontrol etmeye çalışmış ve geçen her gün daha az çivi çakmış. .
Nihayet bir gün gelmiş ki hiç çivi çakmamış. Babasına gidip söylemiş. Babası onu yeniden tahtanın önüne götürmüş. Gence "Bugünden başlayarak tartışmayıp kavga etmediğin her gün için tahtadan bir çivi çıkar sök" demiş.
Günler geçmiş. Bir gün gelmiş ki her çivi çıkarılmış. Babası ona "Aferin iyi davrandın ama . bu tahtaya dikkatli bak. Çok delik var. Artık geçmişteki gibi güzel olmayacak" demiş.
Arkadaşlarla tartışılıp kavga edildiği zaman kötü kelimeler söylenilir. Her kötü kelime bir yara (delik) bırakır. Arkadaşına bin defa kendisini affettiğini söyleyebilirsin, ama bu delik aynen kalacak kapanmayacak. Bir arkadaş ender bulunan bir mücevher gibidir. Seni güldürür, yüreklendirir, ihtiyaç duyduğunda sana yardımcı olur, seni dinler ve sana yüreğini açar" demiş.
 

0 yorum:

ASIL FAKİRLİK

 ASIL FAKİRLİK 
Günlerden bir gün bir baba ve zengin ailesi oğlunu köye götürdü. Bu yolculuğun tek amacı vardı, insanların ne kadar fakir olabileceklerini oğluna göstermek. Çok fakir bir ailenin çiftliğinde bir gece ve gün geçirdiler.
Yolculuktan döndüklerinde baba oğluna sordu,
"insanların ne kadar fakir olabildiklerini gördün mü?"
"Evet!"
"Ne öğrendin peki?"
Oğlu cevap verdi,
"Şunu gördüm: bizim evde bir köpeğimiz var, onlarınsa dört. Bizim bahçenin ortasına kadar uzanan bir havuzumuz var, onlarınsa sonu olmayan bir dereleri. Bizim bahçemizde ithal lambalar var, onlarınsa yıldızları. Bizim görüş alanımız ön avluya kadar, onlarsa bütün bir ufku görüyorlar."
Oğlu sözünü bitirdiğinde babası söyleyecek bir şey bulamadı. Oğlu ekledi, "Teşekkür ederim baba, ne kadar fakir olduğumuzu gösterdiğin için!"

0 yorum:

ALLAH DİYEREK ÖLEN ADAM

ALLAH DİYEREK ÖLEN ADAM Bir Çingene Ali vardı, umutsuz bir biçimde padişahın kızı Selma'ya aşık olmuştu... Öyle ya aşık olduğu padişahın kızı , kendisi ise bir Çingene Ali... Olacak şey miydi?!! Ama aşık olmuştu bir kere Ali, aklı fikri padişahın kızı Selma'da idi... Kafasını bir oraya vuruyor olmuyor, bir bu yana vuruyor olmuyor... Onu sevenlerden biri " Sen bir de Abdulkâdir Geylânî kuddise sırruhu'nun Halifesi olan Ali Heytî Hazretlerine git be Ali'm " dedi. Ali umutsuz, bîçare Ali Heyti Rahimehullah'a vardı, meramını anlattı. Ali Heytî Hazretleri: -Ali, ben ne dersem yapmaya razı mısın padişahın kızına ulaşabilmek için. dedi. Çingene Ali gözlerini dört açarak: - Sen bana padişahın kızı Selma'yı getir; ne dilersen yaparım, uğruna herşeye hazırım. dedi. Ali Heyti Hazretleri Çingene Ali'ye: -Ali ben ne dersem yapacaksan bu iş olur; ama çok önemli şart ne dersem yapacaksın, hem de itirazsız, dedi. Ali'nin ise canına minnet, derhal kabul etti bu şartı. Ali Heyti hazretleri, Çingene Ali'yi bir dağın tepesindeki mağaraya götürdü. Issız bir yerdi orası ve ona: -Şimdi burada şu kayanın üstüne otur ve kim gelirse gelsin, ne olursa olsun kesinlikle umursamadan sadece "ALLAH" kelimesini söyle, dedi. Ali şaşkın: -ALLAH demekle padişahın kızının ne alakası var. dedi. Ali Heyti Hazretleri kızgın: -Ali soru yok!! sen dediğimi yap kız sana gelecek inşaALLAH. dedi. Çingene Ali söylenene uydu: "ALLAH ALLAH ALLAH" demeye başladı. Haftada bir Ali Heyti hazretleri geliyor ve ona yemek getiriyordu. Çingene Ali, Ali Heyti hazretlerini her gördüğünde: - Hani, nerede? Padişahın kızı ne oldu, niye gelmedi?!! diye soruyor; her defasında "Sabret, soru sorma sadece ALLAH de" cevabını alıyordu. Ali aşkının tılsımından bir denileni iki etmiyor, kıza kavuşma ümidiyle, güvendiği, sözüne inandığı Ali Heyti hazretleri ne derse onu yapıyor ve "ALLAH" diyordu. Vakit geçti, Ali'nin namı şehre yayılmaya başladı, civardan geçen kervanların haber vermesiyle Çingene Ali, " Memleketin uzağından gelmiş, ıssız bir mağaraya sığınmış bir büyük ALLAH dostu, hiç durmadan ALLAH diyen bir veli " olarak şehirde anılmaya başlemmıldı. Öyle ki , onun hakkında, nice kerametler söylendi, nice kişiler onun tılsımlı nefesinin kudretinden bahsetmeye başladılar. Bu arada Ali Heyti hazretleri yine adeti üzere Ali'nin yanına haftada bir uğruyor yemek getiriyordu. Çingene Ali Onu her gördüğünde " Hani kız nerede, niye gelmedi hala?" diyordu. Ali Heyti hazretleri ise " Az kaldı, bekle, ALLAH de" diyordu. Bir gün geldi ki padişahın kızı hastalandı. Memleketin bütün tabibleri çaresiz kaldılar, hastalık karşısında.. Dediler ki padişaha: -Efendim memleketimizin büyüklerinden ALLAH dostu bir Ali Heyti Hazretleri var, bir de ona soralım; bu hastalık karşısında biz nâçar kaldık.... Padişah, Ali Heyti Hazretlerini davet etti huzuruna. Meramını anlattı. Ali Heyti Hazretleri: -Padişahım, memleketimizde ün salan , bir dağın tepesindeki mağarada sürekli ALLAH diyen bir kulunuz var belki o bir şeyler yapabilir. dedi. Zaten padişah o söylenen kişinin namını çoktan duymuştu bile, derhal buyruk verdi dağa doğru gidilmesi ve o Hazretin! görüşünün alınması için.... Ali Heyti Hazretleri huzurdan ayrıldı ve Çingene Ali'nin yanına geldi. Ona: -Evladım padişah maiyetiyle senin yanına geliyor. Sana ne teklif ederse etsin sakın kabul etme.. toprak, altın, makam.. hiçbirisine iltifat etme ancak kızını teklif ederse zevceliğe , senin işin tamamdır, kabul et. dedi. Çingene Ali heyecanlı, emelinin sarhoşluğunda daha bir şevkle "ALLAH" demeye başladı.... Tam kırk gün dolmuştu o paslı mağarada ALLAH demeye devam edeli, aklında padişahın kızından başka hiç bir şey yok ve ALLAH diyordu Ali. Padişah maiyetiyle mağaraya geldi. Gördüğü manzara: Bir derviş.. hararetle ALLAH ALLAH diyor, imrendi ona, ne hoş bir insan, dünya hiç umurunda değil, dedikleri kadar varmış, ah nice böyle bir insanla sürekli beraber olsaydım, diye düşündü içinden... Çingene Ali'ye, Ali Heyti Hazretleri padişahın meramını aktardı, padişahın kızının rahatsızlığından, bütün halkın üzüntülü olduğundan ve şifanın belki onun duası vesilesi ile ALLAH'tan gelebileceğinden bahsetti Ali'ye.. Ali yüreği yanmış bir halde, sevdiğinin ızdırabını ciğerlerinde hissetmesine rağmen, Ali Heyti Hazretlerine verdiği sözü unutmadı ve sadece " ALLAH ALLAH " dedi. Ali Heyti Hazretleri padişaha dönerek: -Padişahım gördüğünüz gibi, sadece ALLAH diyor, Ona hediye verseniz iltifatını celbetmek için, bize yüzünü dönmesi için. dedi. Padişah Ali'ye mülk hediye etmek istedi. "Memleketimin yarısı senin olsun ey Ulu Kişi! " Ali " ALLAH" dedi... Padişah makam teklif etti " Benim veziri azam'ım olmaz mısınız ey Ulu Kişi! " ... Ali " ALLAH" dedi. Padişah altın dedi " Ne kadar mal arzu ediyorsanız her istediğinizi önünüze yığalım ey Ulu Kişi! .... Ali " ALLAH" dedi....Padişaha yaklaşarak Ali Heyti Hazretleri: -Padişahım bir de kerimenizin izdivacını teklif etseniz dedi. Padişah düşündü: " bu erenden daha layık kim olabilirdi ki zaten kızı için, sürekli "ALLAH" diyen, dünyaya bel bağlamayan, altında devlette gözü olmayan bir ALLAH Dostu... zaten halk ta onu çok seviyor!!" - Kızımın, biricik kerimemin nikahını alır mısınız?!! dedi. Ali şokta... yanlış mı duymuştu ki; padişah ona, kızının, Selma'nın nikahını teklif ediyor ha.. Hem de kime?.. Çingene Ali'ye öyle mi? Neden neden? Nasıl bir hal bu aman ya Rabbî! Bir çingene Ali, emeli için kırk gün ALLAH dedi ve emeline kavuştu..... Ali düşündü, içlice düşündü, içine konuştu, içinde kavruldu: - Ben ki bir kız için, aşkım için kırk gün sadece ALLAH ALLAH dedim; emelime kavuştum, padişahın kızına kavuştum... Ya Rabbî!! Ya Sen'in için, Şanın için, Sen Sen olduğun için "ALLAH" deseydim... ... Sen her bir emelden öte, en ötede en yakında hakiki hükümdar ve Sevgili'sin.. Ey şanı Yüce... Çingene Ali'nin de, padişahın da Rabb'i.... Çingene Ali herkesin duyabileceği bir sesle "ALLAH" ..... dedi ve oracıkta can verdi.... Rivayet edilir ki son nefesiyle kutuplar arasında yerini aldı Çingene Ali namlı, Ali rahimehullah.... ALLAH Teala'ya hakiki manada kul olana, bütün mahlukat esir olur!... Hatib ve imam Kuşeyrî'nin tahric ettikleri İbni Abbas'tan gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: " Kim âşık olsa, iffetini korusa ve ( aşkını ) gizlese ve bundan dolayı ölse, şehid olduğu halde ölmüştür. " "alıntıdır"

0 yorum: